• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/547519185411609/
  • https://twitter.com/Karakocan_org

Av.Mithat ÖZCAN

Av.Mithat ÖZCAN
perivadisi_55@hotmail.com
AZRAİL COŞTUKÇA COŞUYOR, ÖLÜM ORTALIKTA KOL GEZİYOR
12/12/2016

 

Mithat ÖZCAN
perivadisi_55@hotmail.com

Yaşamımızda rastlantıların çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bu nedenle bu konu gündemimden eksik olmaz; üzerinde sık düşünürüm.
Nitekim bu gün de bir kez daha böyle oldu: Lise yıllarımdan beri defalarca okuduğum ve her defasında da beni çok etkileyen, felsefi düşünceler üzerinde bana eksersiz yaptıran Montaigne’nin ünlü kitabı Denemeler’in ölümle ilgili bölümünü okumakta olduğum bir sırada cep telefonuma, ölüm bildiren mesajlar peş peşe düşmeye başladı.
Tuhaf karşılanabilir ama benim bir gerçeğim bu: Yaşamım boyunca ölümden hiç korkmadım. Buna karşın öldürebilecek bir ruhsal özellik taşımaktan hep korktum; ödüm patladı!.
Hemen herkesin korktuğu ölüm beni neden korkutmuyor diye çok düşündüm. Ne yaşamımın sonlanıp, bu dünyada olup biteni bir daha hiç görememek, ne mezar denilen derin ve karanlık çukurda sıkışıp kalmak, ne sorgu meleklerinin sorgularında başarısız olmak korkutuyor beni. Bunun nedenlerini sorguladığımda, dünyaya geldiğimden beri sürekli sorunlarla boğuşmanın yarattığı olumsuzluk, bu dünyanın yaşanamayacak bir yer haline getirilmiş olması, savaşların, yoksulluğun, göçün ve insanların anasını ağlatan zalimliklerin yarattığı kötü ruh hali ve buna benzer birkaç neden bulabiliyorum.
Ölümden korkmuyorum diye kendimi korkusuz, yürekli bir kahraman olarak gördüğüm filan sanılmasın. Kahramanlık nitelemesini kendimden hep uzak gördüm. Öte yandan “kahramanlık” kavramına inanan, buna bir değer yükleyen biri değilim. Bu kavramın insanlara gaz vermek, bazı eylemlere azmettirmek için kullanılan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gündelik basit sorunlarını, örneğin yaya kaldırımlarını bile kullanılabilir duruma getirmeyi başaramayan, hemen her sürücünün her fırsatta araçlarının klaksonlarına yüklenmelerinin önüne geçmeyi bile beceremeyen bir ülkenin kahramanlık edebiyatı eşliğinde yol alınabileceğini düşünen insanları çok komik buluyorum.
Temel sorunlarını çözemediği için daha kötü durumlara düşmekten korkmayıp, ölüm karşısında ödü patlayan, ölüm gelmeden önce onun korkusuyla yaşamları zehir-zıkkım olan insanların durumu büyük bir çelişki olmaktadır.
Bana sorarsanız ölmekten değil, hiç ölememekten korkmamız gerekir. Düşünsenize, yaşadığınız sorunlar nedeniyle hayattan bıkmışsınız ama bu berbat hayat bir türlü sona ermiyor. Bu, çok korkunç bir durum olur öyle değil mi? Bence hayatın güzelliği sınırlı olmasındadır.
Ömer Hayyam bu konuda şunu söyler:
“Ölmemek elimizde değil ki bizim. İyi yaşamamaktır beni korkutan.”
Bu söze karşı çıkmak mümkün mü? Öte yandan, ölmemeyi kim başarabilmiş? Bunca bilimsel gelişmeye, buluşa rağmen ölümsüzlük yakalanmış mı? Bence buna da gerek yok. Ama yaşadığımız süreyi iyi geçirmek, onu mutluluklarla renklendirmek mümkündür. Fakat bunca zorbalık, bunca yoksulluk, şiddet, bunca mağduriyet varken bu mümkün mü? Görülüyor ki, insanoğlu kötülük üretiminde daha başarılı olmuş, olacaktır da.
Beni de ölüm değil, kötü yaşamaya mahkûm olmak korkutmuştur hep. İşte öfkem de, böyle bir mağduriyete bizi mahkûm eden anlayışa, bunu taşıyan insanlara ve onların yarattığı düzenedir. Ülkemizde, sorunlara çözüm üretmeye çalışmak yerine, insanların anasını ağlatan, onları mutsuzluğa mahkûm eden yönetimler hep söz sahibi olduklarından, çoğu insan mutluluk nedir tatmadan çekip gidiyor bu dünyadan.
İnsan ölümün yolunu gözler mi? Ölüm, yolu gözlenecek bir olay mı? Bence bu nasıl yaşadığına bağlı... “Allah’a gece gündüz dua ediyorum ki, bana hayırlı bir ölüm nasip etsin,” diyen birçok insanın varlığı, bu sorunun cevabı olmaktadır. Ölümünden bir süre önce bir söyleşi için görüştüğüm Pargasor köyünden Apê Sileman’ın konuşması sırasında söylediği, “Oğlum benim ölmem şart. Daha fazla itibarsız olmak istemiyorum. Köşe bucak Azraili arar duruma geldim,” sözler aklımdan hiç çıkmıyor. Apê Sılêman’ı yaşamaktan bu denli soğutup bu cümleleri kurduran neden neydi? 
Apê Sılêman bir göç mağduruydu ve İstanbul’da yaşamak ona hayatı zehir etmişti. Bu nedenle köşe bucak Azrail’i arıyordu. Nitekim birkaç ay sonra dilekleri kabul olmuş olmalı ki çekip gitti bu dünyadan.
Değerli şair Ümit Yaşar Oğuzcan “Sana muhtaç olduğum şu anda gel. Yaşamak olsan da gel ölüm olsan da gel,” dememiş olmalı durup dururken. Ona bu dizeleri yazdıran, içinde bulunduğu ruh halidir. İnsan durup dururken hayatta vazgeçmez.
Bazı mezarlıkların giriş kapılarının üzerinde yazılan şu cümle oldukça gerçekçidir:
“Herkes ölümü bir gün tadacaktır.”
Ünlü Fransız düşünür Voltaire (Asıl adı François Marie Arouet olup, 1694 – 1778 arasında yaşamıştır.), bu konuda şöyle der:
“Ölüm olmasaydı onu icat etmek zorunda kalırdık.”
Tanıdıklarımızın, hayatımızın bir sürecini paylaştığımız insanların peş peşe, kısa aralıklarla, yaprak dökümüne benzer bir şekilde ölmesi, ölümü ne denli soğukkanlılıkla karşılayan bir insan olursak olalım, yine de bizi çok olumsuz etkilemektedir. Bu benim için de böyle oldu. 2016 yılının bu Kasım ayı içinde, tanıdığım beş-altı kişinin peş peşe ölmesi, adeta ruhumda bir mezarlık yarattı. Kendi kendime şöyle deyip durmaktayım:
“O kadar çok ölen var ki hayatımda yer almış olan, artık yürüyen bir mezar gibiyim.”
Bu cümle ruh halimi çok iyi yansıtıyor. Bu kısa süre içinde bu kadar çok sayıda tanıdık ve sevdiklerimin ölümle buluşması, ruhumda çöküntü yarattı! Çünkü çocukluğumu ve sonraki dönemin bir kısmını birlikte geçirdiğim bu insanlar, bu dünyadan göçüp giderken, geçmişimin tanıklığını da birlikte alıp gittiler ve onlarla paylaştıklarımı birer anıya dönüştürdüler. Geride yalnızca anılar kaldı bana. Onlarla başa çıkmak da bazen oldukça zorlaşıyor. Ruhumda zaten yerleşik bir saltanat süren hüzün duygusu daha da güçleniyor.
Tasavvufta önemli bir yeri olan Mevlana ölüm üzerine şunu söylüyor:
“Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.”
Ne denli malın mülkün, hanın hamamın, katın yatın, taşınmazların, banka hesapların ne kadar kabarık olursa olsun, günün birinde dikişi ve cebi olmayan elbiseyi yani kefeni giyeceksin.
Burada önemli olan şey, biraz daha yaşamayı başarmamış veya ölüme yenilmiş olmak değil; önemli olan bence Hz. Ali’ye mal edilen şu söze uygun bir yaşam sürdürmüş olmaktır:
“İnsanlarla öyle iyi geçininiz ki, düşmanınız bile ölümünüze ağlasın.”
Ne yazık ki herkesin yalnızca kendi ölüsüne ağlayabildiği bir dünyaya doğru hızla yol alıyoruz. Ölülerin bile “sizin ölüler-bizim ölüler” diye ayrıştırıldığı bir sosyal iklim oluşturuldu.
İnsanları ölüme götürmekle görevli olan Azrail’in görevini eksik yaptığını düşünen ve onun görevini üstlenen, bunu da halka bir müjde gibi sunan siyasilerin olduğu bir ülkede yaşamaktayız. Meydanlara toplanan halka idamı, ülkenin temel ihtiyaçlarından biriymiş ve ülkenin kalkınması ve halkın mutluluğu için keşfedilmiş bir yolmuş gibi onaylatan siyasilere, Ünlü filozof Sokrates yüzyıllar öncesinde gereken cevabı vermiş bulunuyor: 
“Zalim yargıçlar seni ölüme mahkûm ettiler,” der Sokrates’e karısı. “Tanrı da onları” der Sokrates. “İyi ama haksız yere!” der karısı. Sokrates, “haklı yere mahkûm etseler daha mı iyi olurdu?” der. 
Bazen düşünüyorum: Ölümde bir eşitlik var. Herkes ama herkes ölüyor. Eğer ölüm herkes için söz konusu olmasaydı çok büyük bir adaletsizlik olurdu. Sanırım insanlar arasında ayrımın olmadığı tek olay ölüm oluyor.
Ünlü Fransız yazarı ve ahlakçısı La Bruyere, (Tam adı Jean de la Bruyere olup, 1645-1696 arasında yaşamıştır), bu konuda şöyle der: 
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi ölüm dayanılmaz bir acı olurdu.”
16. Yüzyıl ünlü Fransız deneme yazarı Montaigne’nin söylediklerine burada yer vermemek büyük bir eksiklik olacaktır. Ölüm konusunda şöyle der Montaigne:
“Dünyaya geldiğiniz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan da ölmeye başlarsınız. Ölümün bizi nerde beklediği belli değil; iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim. Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendisinin öleceğine inanmak istemez.”
Evet, insan ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu bilir ama yine de nedense kendisine yakıştırmaz. Mezarlıklar böyle düşünen insanlarla doludur oysaki.
***
Asıl üzerinde durmak istediğim konu, cep telefonuma gelen birkaç tanıdığımın ölümünü bildiren mesajlar olduğu halde, ölüm konusunun peşine takılıp gittiğimin farkındayım.
Ve hemen oraya dönüyorum:
Önce Oxçîyan’ın Golan mezrasından Necati Ünlü’nün öldüğünü bildiren mesaj düştü cep telefonuma. Tarih 22 Kasım 2016’yı gösteriyordu bu mesaj geldiğinde. Mesajda, Necatî Malê Memedî Sêdıq yani Necati Ünlü’nün İstanbul Alt Kaynarca Tavşantepe Mezarlığına gömüleceği bilgisi de verilmişti. 
Necati Ünlü’nün yaşamının çoğu gurbette geçmiş, bu yetmemiş gibi ölüsü de sevdiği baba topraklarından uzak bir yere gömülmüş oldu böylece. Belki de ruhu çoktan sevdiği topraklara gitmiştir kim bilir…
Ardından, Kürtçe olarak “Çîçega Mamudaxa/Mahmud Ağa’nın kızı Çiçek” denilen Çiçek Okçuoğlu’nun ölümüne ilişkin mesaj geldi. O, daha uzak bir yerde, Almanya’da ölmüş, memleket toprağına, anne ve babasının yanına gömülmeyi vasiyet etmiş ve bu isteği yerine getirilmişti. Tarih yine 22 Kasım 2016’yı gösteriyordu. O da ömrünün çoğunu memleketten uzak, orayı özleyerek geçirmek zorunda kalmıştı.
25 Kasım 2016 günü gelen mesaj, Kürtçesiyle “Celalê Mala Emer” yani Ömergil’in Celal’ın ölümünü haber veriyordu. Türkçe kayıtlarda Celal Atalay olarak yer alan Celalê Mala Emer, genç yaşta, 1960’lı yıllarda Almanya yolculuğuna çıkmış, hayatının çoğunu orada, gurbette geçirmişti. Son yıllarda şeker hastalığı yüzünden gözleri görmez olmuş, sağlığı oldukça bozulmuş, yaşamı bir işkenceye dönmüştü. Buna memleket özlemi de eklenince hayatı çekilmez hale gelmişti. 
Celal Dayı, sevdiği topraklardan uzakta, Almanya’da öldü ama vasiyetini tutan eşi İpek onu Avdelan mezarlığına gömülmesini sağladı. Ruhunun bundan çok mutlu olduğuna inanıyorum.
30 Kasım 2016 günü gelen mesaj, Mamudê Xatunê yani Xatun Oğlu Mahmut, Türkçe kayıtlarına göre ise Mahmut Honça’nın ölümüne ilişkindi. Bana sorarsanız Mahmut Amca yaşıtlarına ve köylülerine göre hem mutlu hem de uzun bir yaşam sürdü. Son birkaç ay dışında, önemli bir sağlık sorunu yaşamadan, üstelik de gurbete çıkmak zorunda kalmadan, sevdiği topraklarda yaşadı ve orada öldü. Köyü Avdelan’ın mezarlığına, akraba ve yakınlarının yanına gömüldü.
Son mesaj 1 Aralık 2016 günü gelen mesaj oldu. Bu mesaj, Sabri Atalan’ın, Kürtçesiyle Sewriyê Mala Reşit/Reşitgil’in Sabri’nin Sarıgazideki evinde öldüğünü haber veriyordu. Ve ayrıca İstanbul Kâğıthane Sanayi Mah. Mezarlığına gömüleceği notu da düşülmüştü.
Sabri Amca Avdelan köyünden gurbete ilk çıkanlardan biriydi. Babamın da iyi bir arkadaşıydı. Ömrünün çoğunu İstanbul’da, yani gurbette geçmişti. Uzun süre yaşamak zorunda olduğu İstanbul’a ne alıştı ne de sevdi. Her fırsatta memleket özlemini dile getiriyordu. İSKİ’den emekli olmuştu. Sarıgazi’deki evinde yalnızlıktan yakınarak ve son yıllarını felçli olan eşine bakarak geçiren Sabri Dayı, bir hayat yorgunuydu. Ölmeden kısa bir süre önce yaptığımız bir telefon görüşmesinde bana,”Mithat Hoca çok hastayım! Bu sefer iş çok ciddi! Artık gidiciyim! Böyle canımdan bıkmış bir şekilde öleceğim! Köye gelmeyi çok istiyordum ama nasip olmayacak! Benim yerime de köyü gez!” demişti. Bunları duyunca içim parçalandı!
Başkaları yerine elbette görüş ortaya koyamam ama kendi yerime bunu rahatça yapabilirim: Bence insanoğlunun başına gelen en büyük mağduriyet koçberi dediğimiz göçmenliktir. İnsanın istemeden, zorla, adeta yerinden sökülerek başka bir coğrafyaya geç etmek zorunda kalması, çok boyutlu bir mağduriyettir. Bu nedenle değil midir ki, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın hemen her yerine savrulan insanlarımız, ölmeden önce yakınlarına, öldüğünde doğup büyüdüğü yerin mezarlığına gömülmeyi vasiyet etmektedir. İnsan ölüp de bu dünyayla maddi ilişkisi kesilince, ölüsünün nereye gömüleceği neden bu kadar önemli oluyor? İnsanoğlunun bu duygusu nereden geliyor?
Bence bunu, insanın aidiyet duygusunda aramak gerekir. Göç rüzgârını estiren zalim insanlar için bunun elbette hiçbir anlamı yok.
Bir ülkede eğer milyonlarca insan doğup büyüdüğü yerden başka coğrafyalara savruluyor ve derin acılar, özlemler yaşamak zorunda kalıyorsa, “Vatan-Millet Sakarya” edebiyatını coşturmak, dağa taşa “Önce Vatan” sloganının yazmak yalnızca bir saçmalık olur.
İnsanların ölmekten çok, öldüğünde ölüsünün xerîbi/gurbet dedikleri bir yerde gömülmesinden korktukları bir ülkede “vatan” kavramı nasıl bir anlam taşır?
Bence insanın gerçek vatanı, üzerinde yaşamaktan mutluluk duyduğu, ölürken içine gömülmek istediği yerdir.


(İstanbul, 11 Aralık 2016)



Paylaş | | Yorum Yaz
270 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

BENİ SEVMEYEN VATAN HAİNDİR (!) - 29/10/2015
KÜRT SORUNU YOKTUR, BAŞKANLIK SORUNU VARDIR - 16/04/2015
BİR YANDAN DOLANDIRICILIK HACİZ BİR YANDAN TECAVÜZ TACİZ - 19/03/2015
PERİ SUYU KAN AĞLIYOR - 02/03/2015
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın